Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Müslüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2007 Pazartesi

Taif Kuşatması


Tâif Kuşatması

Huneyn Savaşı müslümanlar tarafından kazanılmışsa da savaştan kaçanlar İslâm karşıtı başka kabilelerle birleşerek yeni bir tehlike arzetmeye başlamıştı. Bunların başında Tâifliler geliyordu. Tâif halkı İslâm’a karşı olan tavrını zaman zaman küstahlığa varacak şekilde ortaya koymuştu. Hz. Peygamber’i ve müslümanları hicveden şairler, İslâmiyet aleyhine tertip kurmaya çalışanlar başları sıkıştıkça Tâif’e kaçıp sığınıyordu.
Huneyn Savaşı müslümanlar tarafından kazanılmışsa da savaştan kaçanlar İslâm karşıtı başka kabilelerle birleşerek yeni bir tehlike arzetmeye başlamıştı. Bunların başında Tâifliler geliyordu. Tâif halkı İslâm’a karşı olan tavrını zaman zaman küstahlığa varacak şekilde ortaya koymuştu. Hz. Peygamber’i ve müslümanları hicveden şairler, İslâmiyet aleyhine tertip kurmaya çalışanlar başları sıkıştıkça Tâif’e kaçıp sığınıyordu. Dolayısıyla Tâif düşmanın bir yığınak yeri haline gelmişti. Nitekim Evtâs’ta yenilgiye uğrayan Hevâzinliler de buraya sığınmışlardı. Rasûlullah Huneyn Savaşı’nın hemen ardından kendisinin başında bulunduğu bir askerî güçle Tâif üzerine yürümeye karar verdi. Hâlid b. Velîd kumandasında 1.000 kişilik bir öncü kuvvetin ardınadn Tâif’e gelen Hz. Peygamber kalelere sığınan Sakîfliler ve diğer Hevâzinliler’i bir ay kadar muhasara etti. Tâifliler kalelerinde bulundukları için, açıktan hücûm eden müslümanları sürekli ok yağmuruna tutma avantajını kullanarak güçlü bir savunma yapıyorlardı. Çeşitli strateji ve taktiğin uygulandığı bu kuşatmada müslümanlar mancınık ve debbâbe gibi askerî malzemelerden yararlanmışlardır. Rasûlullah, Tâifliler’in bir yıl yetecek kadar erzak depoladıklarının anlaşılması ve haram ayının yaklaşması üzerine muhasarayı kaldırdı ve ganimetlerin toplandığı Ci‘râne’ye geldi. Tâif kuşatmasında müslümanlar 12 şehid vermiş, öldürülen düşman sayısı ise 3 kişi olarak zikredilmiştir.

Medine'de İlk Faaliyetler


Hz. Peygamber'in Medine'deki İlk Faaliyetleri

Hicret, Hz. Peygamber’in risâlet görevini daha iyi şartlarda yerine getirmesini ve İslâmiyet’in yayılmasını sağlayan çok önemli bir olaydır. Son peygamberin en büyük hedefi, Kur’an âyetlerini tebliğ etmek, dini yaşayarak öğretmek, dinin gelecek nesillere değiştirilmeden intikalini sağlayacak müminlerin sayısını arttırmaktı. O bu amaçla bazı düzenlemeler yapmaya ve tedbirler almaya karar verdi. Müslümanları Allah’ın rızasını kazanmış iyi birer kul olmaya teşvik ederek aralarında gönül birliği ve sosyal dayanışmayı sağlamaya yönelik faaliyetler yaptı; emir ve tavsiyelerde bulundu. Bu bağlamda selamlaşmanın yayılmasını, fakirlerin gözetilmesini, akraba ziyaretlerinin ihmal edilmemesini, geceleri insanların uykuda olduğu sırada namaza kalkılmasını istedi ve böyle yapanları cennetle müjdeledi.
Her şeyden önce müslüman toplumun merkezi olacak bir camiye ihtiyaç vardı. Mekke döneminde müslümanların bir araya gelip ibadet etme ve Rasûlullah’ı dinleme imkânları çok kısıtlıydı. Medine’de özellikle Birinci Akabe Biatı’ndan sonra müslümanların sayısı artınca Es‘ad b. Zürâre, daha sonra Mescid-i Nebevî’nin inşa edileceği arazideki hurma kurutma yerinin etrafını çevirerek kıblesi Kudüs’e doğru olan bir mescid yaptırmıştı. O sıralarda Mekke’deki müslümanlar henüz cuma namazı kılamazken, Medineliler burada cemaatle namaz kılıyorlardı. Rasûl-i Ekrem Medine’ye girişinde devesinin çöktüğü ilk yere mescid yaptırmaya karar verdi ve bu amaçla Sehl ve Süheyl adlı iki yetim çocuğa ait araziyi satın aldı. Yedi ay kadar süren Mescid i Nebevî’nin inşaatı sırasında Rasûlullah, Ebû Eyyûb el-Ensârî’nin evinde misafir kaldı ve burada Medineli müslüman erkeklerden, bir başka evde de kadınlardan biat aldı. Bizzat Hz. Peygamber tarafından yaptırılan iki mescidden biri olan (diğeri Kubâ) Mescid-i Nebevî üç kapılı olup kıblesi Kudüs’e yönelikti. Hicretten on altı veya on yedi ay sonra nâzil olan âyetler (el-Bakara, 149-150) doğrultusunda kıble Kâbe’ye çevrilinceye kadar namazlar Kudüs’e doğru kılınmıştır.
Mescid-i Nebevî her şeyden önce bir ibadet yeri idi. Ancak Asr-ı saâdet’te, başta eğitim ve öğretim olmak üzere Rasûlullah’ın hemen bütün faaliyetlerinin merkezi yine burası olmuştur. Siyasî ve askerî gelişmelerin konuşulup çeşitli kararların alındığı, yaralıların tedavi edildiği, savaş esirlerinin veya suçluların göz altında tutulduğu, ganimetlerin saklandığı, müslüman olan kabile heyetlerinin, elçi ve misafirlerin kabul edilip ağırlandığı, adlî davaların görüldüğü, nikâhların ilânı veya çeşitli gösteri ve merasimlerin yapıldığı yer yine Mescid-i Nebevî idi. Rasûlullah, peygamberlik vazifesinin bütün gereklerini mescidi ile bitişiğindeki evinde yerine getiriyor, yeni nâzil olan Kur’an âyetlerini burada tebliğ edip öğretiyordu. Bu arada kimsesiz müslümanlarla ilim tahsil etmek isteyen sahâbîlerin barınması için Mescid-i Nebevî’nin arka kısmında Suffe adı verilen, üzeri hurma dallarıyla örtülü bir gölgelik yapıldı. Burada barınan ve eğitim-öğretim görenlere ehl-i suffe veya ashâb-ı suffe denilmiştir. Rasûlullah, Medine dışına gönderilecek irşad veya diplomasi heyetleri oluştururken ehl i Suffe’den faydalanıyordu.
Hz. Peygamber hicretten hemen sonra muhacirleri, Evs veya Hazrec kabilesinden birer müslümanla kardeş ilân etti. “Muâhât” adı verilen bu düzenlemeyle, İslâm toplumunun bütünleşmesi, bütün mal varlıklarını Mekke’de bırakıp gelen muhacirlerin maddî ve mânevî ihtiyaçlarının karşılanması yolunda büyük bir imkân sağlanmış oldu. Medineli müslümanlar Akabe biatlarında Rasûl-i Ekrem’e verdikleri söz doğrultusunda muhacirleri öz kardeşleri gibi kabul edip ellerindeki imkânları ve bir süre evlerini onlarla paylaştılar. Medineliler mülkiyet hakları ile birlikte muhacirlerle hurmalıklarını ve diğer mal varlıklarını paylaşmak istemişlerse de onlar bu asil davranışa teşekkürle karşılık vererek kabul etmemişlerdir. Sonuçta Hz. Peygamber, mülkiyeti Medinelilerde kalmak üzere muhacirlerin emekleri karşılığında ürüne ortak olabileceklerini bildirmiş, böylece birlikte çalışıp elde edilen kazanç paylaşılmıştır. Kur’ân-ı Kerîm’de Medîneli müslümanlarla muhâcirîn arasındaki bu dayanışma “İman edip hicret edenler ve Allah yolunda mallarıyla canlarıyla cihad edenler ile bunları barındırıp yardım elini uzatanlar, işte onlar birbirlerinin gerçek dostlarıdır” (el-Enfâl 8/72) ifadesiyle açıkça övülmüştür. Muhacirlere yardım eden Medineli müslümanlara Ensâr (yardım edenler) adı verilmiştir. Kardeşlik tesisinden sonra kardeşler arasında bir süre miras hükümleri de geçerli sayılmış (el-Enfâl 8/72), ancak Bedir Gazvesi’nden sonra buna son verilerek miras sadece nesep yönünden yakınlığı olanlara hasredilmiştir (el-Enfâl 8/75). Hz. Peygamber sözü edilen kardeşlik bağını kurmak suretiyle yalnızca zor durumda olan muhacirlerin ihtiyaçlarını karşılamakla kalmamış, kabile esasına dayalı kardeşlik anlayışı yerine din kardeşliği anlayışının geçmesini de sağlamıştır. Muâhâtın (kardeşlik) miras hukuku dışında kalan yardımlaşma, birbirine destek olma, karşılıklı tavsiyelerde bulunma tarzındaki hükümleri daima yürürlükte kalmış, bu anlamıyla kurum genelleştirilerek bütün mü’minler kardeş ilân edilmiştir (el-Hucurât 49/10).
Medine’ye hicret hareketleri Mekke’nin fethine kadar uzanan süreç içinde devam etti. Rasûlullah, Medine döneminin ilk yıllarında, gerek Mekke’den gerekse Medine çevresinden biat etmek üzere huzuruna gelenlere Medine’ye hicret etmelerini şart koşuyordu. Ayrıca Medine’ye hicret edenlerin daha sonra oradan ayrılmalarını da hoş karşılamıyor, hicretin kararlı ve semereli olması için Allah’a dua ediyordu. Rasûlullah son peygamber olmanın sorumluluğuyla, tebliğ ettiği dinin büyük bir cemaat tarafından yaşanarak öğrenilmesi, sonraki nesillere en doğru bir şekilde aktarılması, kıyamete kadar değişmeden ve bozulmadan korunması için gerekli şartları hazırlamak istiyordu. Nitekim onun bu gayretleri meyvesini vermiş, Medine’de sayıca artarak güçlenen müslümanlar, düşmanlarına karşı siyasî ve askerî mücadelelerinde başarılı sonuçlar elde etmişlerdir. Nihayet 8 (630) yılında Mekke’nin fethi ile müslümanların zaferi taçlanınca Hz. Peygamber “Fetihten sonra hicret yoktur” (Tirmizî, “Siyer”, 33). buyurarak İslâm’ı kabul edenlerin Medine’ye hicret etme zorunluluğunu kaldırmış, ancak çağrılmaları halinde cihada katılmalarını istemiştir.
Hz. Peygamber’in Medine’ye hicret ettiği dönemde bütün Hicaz bölgesinde olduğu gibi burada da teşkilâtlanmış bir devlet yoktu; her kabile kendi reisinin idaresinde yaşıyordu. Yesrib’de Evs ve Hazrec kabileleri yanı sıra şehre ne zaman geldikleri kesin olarak bilinmeyen Benî Kaynuka‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza adlı üç yahudi kabilesi de vardı. Evs ile Hazrec’in sürekli çatışma içinde olduğu, yahudilerin bir kısmının Evs’i, diğer kısmının da Hazrec’i tuttuğu bilinmektedir. Bütün şehir halkını içine alan idarî bir yapı mevcut değildi. Rasûl-i Ekrem, muâhât ile müslümanlar arasında birlik ve dayanışmayı sağladıktan sonra yahudi kabileleriyle henüz müslüman olmamış Araplar’ın ve müslümanların şehirde barış ve güven içinde yaşamalarının şekil ve şartlarını müzakere etmek üzere tarafları Enes b. Mâlik’in evinde topladı. Bütün grupları bir şehir devleti şeklinde teşkilâtlanmaya ikna eden Rasûlullah kararlaştırılan hususları yazılı bir metin haline getirdi. Kaynaklarda “kitab”, “sahîfe” gibi adlarla anılan, günümüzde bazı ilim adamlarınca “yazılı ilk anayasa” diye nitelendirilen ve metni zamanımıza kadar ulaşan bu anlaşmada şehrin iç huzurunun sağlanması, dıştan gelebilecek tehlikelerin önlenmesi, fertler arasındaki hukukî anlaşmazlıkların çözülmesinde yargı merciinin belirlenmesi ve bazı ekonomik yükümlülüklerin tesbiti gibi hususlar yer alıyordu. Özellikle Medine’ye yönelik dış tehlikeler karşısında yahudilerden, müslümanlarla işbirliği içinde olmaları ve Kureyşliler’le ittifak kurmamaları istenmiştir. Her grubun savaş masrafları, fidye ve diyet gibi malî hususları kendi imkânlarıyla karşılaması, yargı görevini kendi içinde bağımsız olarak yürütmesi, farklı gruplara mensup kişilerin anlaşmazlıklarında ise son yargı merciinin Hz. Peygamber olması da karar altına alınmıştı. Ayrıca yahudilerle müslümanların din ve vicdan hürriyetine sahip oldukları da açıkça belirtilmiştir. Bu arada Resûl i Ekrem anlaşmada yer alan “Yesrib vadisi bu sahîfede adı geçenler için haremdir” maddesi doğrultusunda Kâ‘b b. Mâlik’i Mescid-i Nebevî merkezde olmak üzere Medine’nin sınırlarını tesbitle görevlendirmiştir. Bundan sonraki siyasî ve askerî faaliyetler bu sınırlara göre yürütülmüştür. Hz. Peygamber Medine’de müslümanlar için bir pazar yeri yaptırmış, Bakı‘ mevkiini de mezarlık olarak belirlemiştir. Böylece o, sonraları İslâm dünyasında klasikleşecek olan, merkezinde cami bulunmak üzere emîr evi, çarşı, mezarlık ve mahallelerden oluşan şehir planının ilk örneğini gerçekleştirmiş oluyordu.
Hicretin 1. (milâdî 622) yılındaki düzenlemelerden biri de müslümanlara namaz vakitlerinin geldiğini haber vermek üzere ezan okunmaya başlanmasıdır. Ezanın hicretin 2. (m. 623) yılında meşrû kılındığı da rivâyet edilmektedir Namaz Mekke döneminde farz kılındığı halde Hz. Peygamber’in Medine’ye hicretine kadar namaz vakitlerini bildirmek için bir yol düşünülmemişti. Esasen Mekke dönemi şartları da buna müsait değildi. Medine’de ise müslümanlar açıktan ibadet edecek bir ortama kavuşmuş ve sayıları da gün geçtikçe artmaya başlamıştı. Hz. Peygamber müslümanların namaz vaktinin girdiğini anlayıp cemaate yetişmelerine imkân sağlamak için neler yapılabileceği hususunda ashâbıyla istişare etti. Çeşitli görüşlerin ileri sürüldüğü istişare sonucunda kesin bir karara varılamadı. Rivâyete göre bu sıralarda Abdullah b. Zeyd b. Sa‘lebe’ye rüyasında ezan öğretilmiş, o da Hz. Peygamber’e gelerek durumu haber vermiştir. Hz. Peygamber Abdullah’tan ezan cümlelerini sesi gür olan Bilâl-i Habeşî’ye öğretmesini istedi, ardından Bilâl-i Habeşî yüksek bir evin üstüne çıkıp ilk olarak sabah ezanını okudu. Daha sonra Mescid-i Nebevî’nin arka tarafına ezan okumak için özel bir yer yapıldı. Böylece ezan, İslâm’ın şiârı ve müslüman varlığının bir sembolü oldu. Günümüze kadar da yeryüzünde günün hemen her vaktinde insanları Allah’a kulluğa davet vasıtası olarak okunmaya devam etmektedir.

Akabe Biatları


Akabe Biatları

Hz. Peygamber hac ve umre için dışarıdan Mekke’ye ve ticaret için panayırlara gelenlere İslâm davetini ulaştırmak amacıyla risâletinin ilk yıllarından itibaren gayret gösteriyordu. Bunlar arasında en verimli olanı Yesrib (Medine) halkıyla kurduğu temaslardı. Peygamberliğin 11. yılı (620) hac mevsiminde Yesrib’den gelen altı kişilik bir grupla Mina’nın tenha bir yeri olan Akabe’de karşılaştı, kendilerine İslâmiyet’i tebliğ etti. Hazrec kabilesine mensup bu kişiler Müslümanlığı benimsediler. İçlerinden Es‘ad b. Zürâre Yesrib’e dönüp yeni dini hem kendi kabilesine hem de Evsliler’e anlatıp bir yıl sonra yeniden Akabe’de Hz. Peygamber’le buluşma sözü verdi. İslâm dinine büyük hizmetler ifa eden ensar zümresinin çekirdeğini oluşturan bu altı Yesribli’nin faaliyetleri sonucunda birçok kişi müslüman oldu. Ertesi yıl (peygamberliğin 12. yılı Zilhicce /Temmuz 621) onu Hazrecli, ikisi Evsli olmak üzere on iki kişi Resûlullah’la gizlice Akabe’de buluştular. Yesribliler, “Hiçbir şekilde Allah’a ortak koşmayacaklarına, hırsızlık ve zina yapmayacaklarına, çocuklarını öldürmeyeceklerine, birbirlerine iftira etmeyeceklerine, Rasûlullah’ın emirlerine uyacaklarına” söz verip kendisine biat ettiler. Bu biat “Birinci Akabe Biatı” adıyla anılmaktadır. Hz. Peygamber Yesrib halkına Kur’an’ı ve İslâm’ı öğretmesi, henüz müslüman olmayanları dine davet etmesi ve namaz kıldırması için Mus‘ab b. Umeyr’i onlarla birlikte gönderdi. Es‘ad b. Zürâre’nin evinde misafir olan Mus‘ab’ın bir yıl içindeki faaliyetleri, Evs kabilesinin reisleri Sa‘d b. Muâz ile Üseyd b. Hudayr da dahil olmak üzere Yesrib ileri gelenlerinin müslüman olmasını ve şehrin hicret yurdu haline gelmesini sağladı. Nitekim peygamberliğin 13. yılının (622) hac mevsiminde, ikisi kadın yetmiş beş Yesribli müslüman, henüz müslüman olmamışların da bulunduğu hac kafilesiyle birlikte Mekke’ye geldi. Hacdan sonra yine Akabe’de, Hz. Peygamber’le gizlice buluştu. Hz. Peygamber henüz müslüman olmayan amcası Abbas’la oraya gelmişti. Yesribliler’in kendisini şehirlerine davet etmeleri üzerine, Rasûl-i Ekrem önce Kur’ân-ı Kerîm’den bazı âyetler okudu, kendilerini İslâm’a kuvvetli bir şekilde bağlanmaları gerektiği hususunda teşvik edici sözler söyledi. Sonra İkinci Akabe Biatı’nın şartlarını sıraladı: Hicret ettiği takdirde kendisini ve Mekkeli bütün müslümanları kendi canlarını, çocuklarını, kadınlarını ve mallarını korudukları gibi koruyacaklarına, iyi günlerde de sıkıntılı zamanlarda da kendisine itaat edeceklerine, bollukta da darlıkta da malî yardımda bulunacaklarına, iyiliği emredip kötülüğe engel olacaklarına, kimseden korkup çekinmeden hak üzere bulunacaklarına dair söz verip biat etmelerini söyledi. Yesribliler’in hepsi şartları kabul edip biatta bulundu. Rasûlullah, kendisiyle irtibat sağlayabilmeleri için aralarından on iki temsilci (nakîb) seçmelerini istedi. Onlar da dokuzu Hazrecli, üçü Evsli olmak üzere nakîblerini seçtiler. Hz. Peygamber Hazrec’ten Neccâroğulları’nın temsilcisi Es‘ad b. Zürâre’yi aynı zamanda diğer onbir temsilcinin de başkanı tayin etti. İkinci Akabe Biatı savaşla ilgili hususları da kapsadığı için “bey‘atül-harb” (savaş biatı) diye de anılmıştır. Aslında Yesrib, Kureyşliler’in aleyhine gelişmelerin olmasını sağlayacak stratejik bir mevkide bulunuyordu; kuzeyden Suriye, Filistin ve Irak’a gidecek kervanlar bu şehir civarından geçmek mecburiyetindeydi. Diğer taraftan Evs ve Hazrec kabileleri arasında 120 yıl kadar süren savaşların sonuncusu olan Buâs’ta çok kayıp verilmişti. Yeni din sayesinde aralarındaki düşmanlığın sona ermesi ümit ediliyordu. Nitekim Hz. Âişe “Buâs, Allah’ın resûlü için hazırladığı bir gündü” değerlendirmesini yapmıştır.

İsra ve Mirac


İsra ve mirac

Yüce Allah son peygambere, kendisini destekleyen yakınlarının vefatı ve Tâifliler’in eziyetlerinin ardından, mânevî âlemlere seyahat etme mazhariyetini lutfetti. Bir gece Hz. Peygamber Cebrâil eşliğinde Mekke’deki Mescid-i Harâm’dan Kudüs’teki Mescid-i Aksâ’ya götürüldü; oradan da yine Cebrail ile birlikte Sidretü’l-müntehâ adı verilen yüce makama yükseltildi. Bundan sonra Hz. Peygamber zaman ve mekân sözkonusu olmaksızın Yüce Allah’ın huzuruna çıkartıldı. Bu mucize ile İslâm’ın, on yıldan beri mahsur kaldığı Mekke şehrinden çıkıp uzak mekânlara ve ülkelere yayılacağının işareti verilmekteydi. Çünkü Rasûl-i Ekrem bu mânevî seyahatinde, kendi döneminde ve bugün mensupları bulunan veya bulunmayan diğer semavî dinlerin peygamberlerine imamlık yaparak namaz kıldırmıştı. “İsrâ ve mi‘rac” diye isimlendirilen seyahatin Mescid i Harâm’dan Mescid i Aksâ’ya kadar olan birinci kısmı (isrâ) bu adla nâzil olan on yedinci sûrenin ilk âyeti, mi‘rac ise Necm sûresinin ilk âyetleri (53/1-18), ayrıca birçok hadis rivayetiyle sabittir. Mi‘rac hadisesinin hicretten bir yıl önce Receb ayının 27. gecesi gerçekleştiği kabul edilmektedir.
Mi‘rac, Hz. Peygamber’in maneviyatını yükseltmiş, mü’minlerin imanını kuvvetlendirmiş, müşriklerin ise düşmanlıklarını arttırmıştır. Hz. Peygamber bu olayı Mekkeliler’e anlattığı zaman onlar gerçek dışı bulup inkar etmişler, Hz. Peygamber’e Kudüs ve Mekke’ye dönmekte olan bir kervanın yeri hakkında sorular sorup doğru cevap almalarına rağmen inkârlarını sürdürmüşlerdir. Müşrikler alaylı bir şekilde olayı Hz. Ebû Bekir’e de anlatıp onu zor durumda bırakmak istemişlerse de o: “Bu söylediklerinizi Muhammed mi anlatıyor? O söylüyorsa doğrudur” diyerek tasdik etmiş ve böylece “Sıddîk” lakabını almıştır. Bu gece beş vakit namaz farz kılınmış, Bakara sûresinin son âyetleri (el-Bakara 2/285-286) indirilmiş, Allah’a ortak koşmayanların affedileceği müjdesi verilmiştir. Bu gece ile ilgili olan İsrâ sûresinde emredilen şu prensipler İslâm’ın bazı hususlardaki temel yaklaşımını göstermesi bakımından önemlidir:
Allah’tan başkasına kulluk etmemek,
Ana-babaya iyi davranmak,
Akrabaya,yoksula, yolda kalmışa hakkını vermek,
Cimri olmamak ve israf etmemek,
Yoksulluk endişesi ile çocukları öldürmemek,
Fuhuş ve zinaya yaklaşmamak,
Cana kıymamak,
Yetim malına el uzatmamak,
Verilen sözü yerine getirmek (ahde vefa),
Ölçü ve tartıda doğruluğa dikkat etmek,
Hakkında bilgi sahibi olunmayan bir konunun peşine düşmemek
Yeryüzünde gurur ve kibirle yürümemek, büyüklük taslamamak (el-İsrâ 17/22-29).

Hz.Hamza ve Hz.Ömer'in Müslüman Oluşu


Hamza b. Abdul muttalib ve Ömer b. Hattab'ın Müslüman Oluşu

Mekke dönemindeki tebliğ faaliyetleri sırasında iki kişinin müslüman olmasının ayrı bir önemi vardır. Onlardan biri Hz. Peygamber’in amcası Hamza diğeri de Ömer b. Hattâb’dır. Nübüvvetin 6. (616) yılında, Ebû Cehil ve adamlarının Rasûlullah’a hakaret ettiğine şahit olan bir câriye, gördüklerini, av dönüşü Kâbe’yi tavaf etmeye gelen Hamza’ya anlattı. Öfkeye kapılan Hamza elindeki yay ile orada bulunan Ebû Cehil’in başına vurdu, ardından, “İşte ben de Muhammed’in dinini benimsiyorum, cesareti olan varsa gelsin dövüşelim” diyerek Müslümanlığını ilân etti. O sırada Dârülerkam’da bulunan Hz. Peygamber amcasının müslüman oluşuna çok sevindi. Tebliğ faaliyetlerini yürütürken müslümanların karşılaştığı zorlukları hafifletmek için büyük gayretler gösteren Hz. Peygamber, aynı zamanda İslâm’ın zaferi için bazı güç ve nüfuz sahibi şahsiyetlere hidayet nasip etmesi için Rabbine niyazda bulunuyordu. Bu şahsiyetlerden biri de Ömer’di. İbn İshak’ın naklettiğine göre Ömer, bir gün, Hz. Muhammed (sav)’i öldürmek üzere evinden çıkmış, yolda kız kardeşi Fâtıma’nın da İslâmiyet’i benimsediğini öğrenince önce onun evine gitmiş, Tâhâ sûresinin ilk âyetlerini okuduklarını duyunca eniştesini ve kız kardeşini dövmüştü. Fâtıma’nın kararlılığını ve kanlar içinde kaldığını görünce pişmanlık duyarak okudukları sayfaları istemiş, Tâhâ ve Abese sûresinin ilk âyetlerinin etkisi altında kalarak Dârülerkam’da bulunan Rasûl-i Ekrem’in huzuruna çıkıp müslüman olmuştu. Ömer’in müslüman oluşuna tekbir getirerek karşılık veren Hz. Peygamber’in yanı sıra orada bulunanlar da tekbir getirdi ve hep beraber Dârülerkam’dan çıkıp Kâbe’ye gittiler.

İlk Müslümanlar


İlk Müslümanlar

Hz. Peygamber o andan itibaren çevresindeki insanları İslâm dinine davet etmeye başladı. Bu davet üç yıl kadar gizlice sürdü. Hz. Hatice’nin ardından yakın dostu Ebû Bekir, Ali b. Ebû Tâlib ve Zeyd b. Hârise, kızları Zeyneb, Rukıyye ve Ümmü Külsûm müslüman oldu. Bunlardan başka, gizli davet sırasında, Hz. Ebû Bekir’in yakın dostları olan Osman b. Affân, Zübeyr b. Avvâm, Abdurrahman b. Avf, Talha b. Ubeydullah, Sa‘d b. Ebû Vakkas, Osman b. Maz‘ûn, Saîd b. Zeyd, Ayyâş b. Ebû Rebîa ve hanımı Esmâ bint Selâme, Ebû Ubeyde b. Cerrâh, Erkam b. Ebü’l-Erkam, Ebû Seleme, Ca‘fer b. Ebû Tâlib ve Ubeyde b. Hâris gibi şahsiyetler de Hz. Peygamber’e gelip İslâm’ı kabul ettiler. Bu dönemde Rasûl-i Ekrem evinde, ıssız dağ eteklerinde, öğle tenhalığı sırasında Harem’de namaz kılıyor, bazan da ibadetlerini müslümanlarla birlikte yapabiliyordu. Bu arada nâzil olan Kur’an âyetlerini onlara okuyor, tek tanrıya iman ve itaati esas alan tevhid inancı, insanların dünyada yaptıklarının hesabını verecekleri âhiret günü ve iyi ahlâk üzerine sohbetlerine devam ediyordu. Müşriklerin toplu halde bulundukları yer ve zamanlarda bir arada olmamaya ve cemaatle ibadet etmemeye özen gösteriyordu. Gizlilik devresinde Hz. Peygamber ile müslümanlar, genç yaşta İslâmiyet’i benimseyen Erkam b. Ebü’l-Erkam’ın Safâ tepesinin eteklerindeki evinde bir araya geliyorlardı. Hac ve umre amacıyla Mekke’ye gelenlerle rahatça görüşülebilecek bir yer olması yanında, müslümanların dayanışma içinde bulunmalarını ve Rasûl-i Ekrem’le bir arada olmalarını sağlayan bu evdeki faaliyetler, Ömer b. Hattâb’ın müslüman olmasına kadar devam etti. Dârülerkam, kaynaklarda sahâbîlerin İslâmiyet’i benimseyişlerini tarihlendirmek için kullanılmış, İslâm’ın yayılıp gönüllere yerleşmesi hususunda oynadığı rolle İslâm tarihindeki yerini almıştır.

Doğumu


Doğumu

Hz. Peygamber Arap yarımadasının batısındaki Hicaz bölgesinde yer alan Mekke şehrinde dünyaya geldi. Doğum tarihi kesin olarak bilinmemektedir. Bunun sebebi o sırada Araplar arasında belirli bir takvimin kullanılmamasıdır. Genel kabul gören kanaate göre Fil Vak‘ası’ndan 50-55 gün sonra Rebîülevvel ayında Pazartesi günü dünyaya gelmiştir. Farklı hesaplamalara göre Hz. Peygamber’in doğum tarihi 20 Nisan (9 Rebîülevvel) 571 veya 17 Haziran (12 Rebîülevvel) 569 Pazartesi şeklinde belirlenmektedir. Bu tarihlerden birincisi Mısırlı astronomi âlimi Muhmut Paşa el-Felekî’ye (ö. 1302/1885), ikincisi ise çağımızın meşhur İslâm âlimi Muhammed Hamidullah’a (ö. 2002) aittir.
Hz. Muhammed (sav)’in babası, Kureyş’in Benî Hâşim kolundan Abdullah b. Abdülmuttalib, annesi ise Kureyş kabilesinin Benî Zühre koluna mensup Vehb b. Abdümenâf’ın kızı Âmine’dir. Hz. Peygamber onların evliliklerinden dünyaya gelen tek çocuklarıdır.
Hz. Peygamber’in babası Abdullah akranları arasında çok beğenilen yakışıklı bir gençti. Yüzünde diğer gençlerde bulunmayan bir güzellik ve parlaklık vardı. Bunun Hz. Peygamber’e ait “nübüvvet nûru” (peygamberlik nuru, Nûr-i Muhammedî) olduğu kabul edilir. Rivâyete göre Abdullah’ın babası (Hz. Peygamber’in dedesi) Abdülmuttalib Zemzem Kuyusu’nu yeniden ortaya çıkarıp onardığı sırada Kureyş’in bazı ileri gelenleri onu alaya alıp küçük düşürmek istemişlerdi. O sırada Hâris’ten başka oğlu olmayan Abdülmuttalib onlara karşı savunmasız bir durumda olduğundan on oğlu olursa birini kurban edeceğine dair adakta bulunmuştu. Bir süre sonra duâsı gerçekleşip on oğlu dünyaya geldiğinde gördüğü bir rüyada kendisine adağı hatırlatılmış, o da oğullarından hangisini kurban edeceğini belirlemek için kuraya başvurmuştu. Kura o sırada en küçük oğlu olan Abdullah’a çıkınca onu kurban etmeye karar vermiş, ancak buna başta kızları olmak üzere pek çok kimse karşı çıkmıştı. Adağını yerine getirebilmek için bir çözüm arayan Abdülmuttalib kendisine yapılan bir tavsiye doğrultusunda Abdullah ile o günkü örfe göre diyet olarak kabul edilen on deve arasında kura çektirmiş, fakat kura yine Abdullah’a çıkmıştı. Abdülmuttalib deve sayısını onar onar artırarak kuraya devam etmiş, sayı yüze ulaşınca kuranın develere çıkması üzerine 100 deve kurban etmişti. Böylece çok sevdiği oğlu Abdullah’ı da kurtarmıştı. Bundan dolayı Hz. Peygamber, hem babası Abdullah’ın hem de büyük atası Hz. İbrahim’in oğlu Hz. İsmâil’in kurban edilmekten kurtulmuş olduğunu kastederek, “Ben iki kurbanlığın oğluyum” demiştir.
Abdullah gençlik çağına ulaştığında kendisine gelen birçok evlilik teklifini kabul etmemiş, nihayet babasının teşebbüsüyle Vehb’in kızı Âmine ile evlenmiştir. Abdullah’ın bu sırada on sekiz yaşında olduğu anlaşılmaktadır. Abdullah ticaret için gittiği Suriye’den dönerken Yesrib’e (Medine) uğramış ve orada babasının dayıları olan Adî b. Neccâr oğullarını ziyaret etmişti. Ancak bu sırada hastalanıp akrabalarının yanında bir ay kadar hasta yattıktan sonra vefat etmiş ve Medine’de defnedilmiştir. Abdülmuttalib Abdullah’ın hastalığını haber alınca büyük oğlu Hâris’i Yesrib’e göndermiş, ancak Hâris şehre ulaşmadan kardeşi vefat etmiştir. Bu sebeple Hz. Peygamber yetim olarak dünyaya gelmiştir. İslâm âlimlerinin büyük çoğunluğu oğlunun peygamberliğine yetişemeyen Abdullah’ın âhirette azap görmeyip kurtuluşa ereceği kanaatindedir.
Hz. Peygamber’in annesi Âmine Kureyş kızları arasında iyi bir yere sahipti. Babası Vehb de Zühre oğullarının ileri gelenlerinden biriydi. Abdülmuttalib, oğlu Abdullah’ı yanına alarak Âmine’yi babasından veya diğer bir rivâyete göre amcası Vüheyb’den istemiş, olumlu cevap verilmesi üzerine evlilikleri gerçekleşmiştir. Zamanın âdetleri doğrultusunda evliliğin ilk üç günü Âmine’nin evinde geçmiştir. Bu evlilikten sonra Abdullah’ın alnındaki peygamberlik nûrunun Âmine’ye intikal ettiği kabul edilir. İslâm kaynaklarında Hz. Muhammed (sav)’in ana rahmine intikalinden doğumuna kadar geçen zaman içinde bazı olağanüstü olayların meydana geldiğine dair rivayetler yer almaktadır. Rivâyete göre Âmine Hz. Peygamber’e hamile olduğu sırada bir rüya görmüş, rüyada kendisine önemli bir kişiye hamile olduğuna işaret edilerek doğacak çocuğa Muhammed veya Ahmed adını vermesi söylenmiştir. Âmine’nin doğum sancısı çekmediği de bu rivâyetler arasındadır. Yine meşhur rivâyete göre Hz. Peygamber sünnetli olarak doğmuştu. Ayrıca melekler tarafından yıkanmış ve sırtına peygamberlik mührü vurulmuştu. Dede Abdülmuttalib torununun dünyaya geldiği müjdesini alınca onun şerefine bir ziyafet vermiş, ziyafette ona Muhammed adını koymuş, Allah’ın ve insanların onu hayırla anması için bu ismi verdiğini söylemiştir.