zafer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
zafer etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

24 Eylül 2007 Pazartesi

Tebük Gazvesi


Tebük Gazvesi

Hicretin 9. yılında (m. 630) Bizans İmparatoru Herakleios’un, Lahm, Cüzâm, Âmile ve Gassânîler gibi müttefik hıristiyan Arap kabilelerinin de desteğini alarak müslümanlara karşı savaş hazırlığına başladığına dair haberler Medine’ye ulaştı. Bunun üzerine Hz. Peygamber, kuraklık ve kıtlık hüküm sürmesine rağmen savaş hazırlıklarına başladı. Amacı düşman saldırılarını yerinde bastırıp muhtemel tehlikeyi savmaktı. Kur’ân-ı Kerim’de (bkz. et-Tevbe 9/38-106) ve İslâm tarihi kaynaklarında İslâm toplumundaki savaş hazırlıklarıyla ilgili haberlerden; Sâsânîler’e karşı kesin bir üstünlük sağlamış olan Bizans’ın müslümanlar tarafından oldukça ciddî bir güç olarak görüldüğü anlaşılmaktadır. Nitekim Hz. Peygamber genellikle sefer için gideceği yeri gizli tuttuğu halde bu defa hedefin Bizans ordusu olduğunu açıkça belirtti; çünkü gidilecek yol uzun, düşman güçlü ve büyüktü. Ayrıca mevsim çok sıcaktı ve ürün toplama zamanıydı.
Sefer hazırlıkları sırasında Hz. Osman başta olmak üzere birçok sahâbî İslâm ordusunun donatımı için ciddî katkılarda bulundu. Hz. Osman 1.000 adet binek hayvanı verdiği gibi her birine birer altın harcayarak 10.000 askeri donattı. Abdurrahman b. Avf ve Talha b. Zübeyr yüklü miktarda bağışta bulundu. Hz. Ömer mal varlığının yarısını, Hz. Ebû Bekir de tamamını bağışladı. Hemen herkes elinden gelen gayreti gösterip İslâm ordusuna yardım yarışına katıldı.
Samimi, fedakar ve gayretli müslümanlar yanında her zaman olduğu gibi bu seferde de münafıklar bozgunculuk yapmaktan geri durmadılar. Bizans’ın gücünü hatırlatıp bu sıcak, kıtlık ve kuraklık mevsiminde sefere çıkmanın yersiz olduğunu söyleyerek müslümanların morallerini bozmaya çalıştılar. Buna karşılık yoksul oldukları için binek bulamayan ve bu yüzden sefere katılamadığı için gözyaşı döken samimi müslümanlar da vardı.
Resûl i Ekrem kendi döneminde hazırlanan orduların en büyüğünü teşkil eden, 10.000’i süvari olmak üzere 30.000 kişilik orduyla Medine’ye kuzeyden 700 km. kadar uzaklıkta Suriye yolu üzerindeki Tebük’e kadar ilerleyip orada karargâh kurdu (Receb 9/Ekim 630). On beş-yirmi gün burada kalındı, ancak Bizans ordusuna rastlanmadı. Tebük’te bulunduğu sırada Hz. Peygamber İslâmiyet’e davet amacıyla batı istikametinde çok geniş bir sahaya yayılan, çoğunluğu hıristiyan ve bir kısmı yahudi olan Cerbâ, Eyle, Ezruh, Maknâ ve Maan’a birlikler gönderdi. Onların temsilcileri gelip İslâmiyet’i kabul etmeyeceklerini ancak vergi (cizye) ödeyeceklerini bildirdiler; böylece can, mal ve inanç hürriyetlerinin güvence altına alınması şartıyla İslâm devletinin tebaası olmayı kabul ettiler. Resûlullah bu yerleşim merkezlerinin her biri için birer antlaşma metni yazdırıp kendilerine verdi. Bu arada Hâlid b. Velîd’in kumandası altındaki 400 kişilik askerî birlik Irak yolu üzerinde önemli bir merkez olan Dûmetülcendel’e gönderilmişti. Hâlid Dûmetülcendel kalesini ele geçirdi ve müslümanlara düşmanlık eden hıristiyan emiri Ukeydir b. Abdülmelik’i esir alarak Hz. Peygamber’e getirdi. Hz. Peygamber Ukeydir ile cizye ödemesi şartıyla bir anlaşma yapmış ve onun memleketine dönmesine izin vermiştir. Böylece Dûmetülcendel halkının da cizye ödemek suretiyle İslâm devletinin hâkimiyetini kabul etmesi sağlanmıştır.
Tebûk’te bulunan Hz. Peygamber’in, o sırada Hıms veya Dımaşk’ta olduğu belirtilen Bizans İmparator’u Herakleios’a, Dihye b. Halife el-Kelbî vasıtasıyla ikinci kez İslâm’a davet mektubu gönderdiği nakledilir. Mektupta imparatora İslâm’a girme, cizye ödeme veya savaş alternatifleri teklif edilmekte, bunun yanında hiç olmazsa halkından İslâm’ı seçecek olanlara engel olmaması istenmekteydi. Mektubu alan imparator dinî ve askerî çevresiyle istişare ettikten sonra hıristiyan Arap kabilelerinden Benî Tenûh’a mensup bir elçiyi Hz. Peygamber’e gönderdi. Elçi sefer şartlarının müsaade ettiği ölçüde ağırlanmış ve kendisine Hz. Osman tarafından kıymetli bir elbise hediye edilmiştir.
Hz. Peygamber’in bizzat katıldığı son gazve olan Tebûk seferi müslümanlar için ciddi bir sınav olmuş, zor bir zamanda (sâ‘atü’l-usra) yapıldığına işaret eden âyetten (et-Tevbe 9/117) hareketle, sefere katılan orduya “zor zamanların ordusu” anlamında “ceyşü’l-usra” denilmiştir. Kur’ân-ı Kerîm’de bu sefere katılan veya mazeretine binaen ya da mazeretsiz katılamayan müslümanlar ile savaşa destek vermedikleri gibi katılmak isteyenleri de vazgeçirmeye çalışan münafıkların tavrı hakkında birçok âyet yer almaktadır (bk. et-Tevbe 9/38-106, 117-118).
Hz. Peygamber Tebûk seferinden Medine’ye dönünce Mescid-i Nebevî’ye gidip şükür namazını kıldıktan sonra mazeretleri sebebiyle savaşa katılamayanların tebriklerini kabul etti. Çeşitli mazeretler ileri sürerek sefere katılamadıklarını beyan eden münafıkların tebriklerini de kabul eder göründü. Aslında onlar sahte mazeret uyduruyor ve yalan söylüyorlardı (et-Tevbe 9/94-97). Bu arada Resûlullah’ın meşhur şairlerinden biri olan Ka‘b. Mâlik ile Bedir gazilerinden Hilâl b. Ümeyye ve Mürâre b. Rebî‘ malî durumu ve sağlığı elverişli olup hiçbir meşru mazereti bulunmadığı halde ihmalkâr davranarak sefere katılmamışlardı. Bunlar Hz. Peygamber’e gelip durumu itiraf ettiler. Hz. Peygamber onlara son derece soğuk davranıp haklarında Allah’ın hükmü gelinceye kadar beklemelerini söyledi; diğer müslümanların onlarla konuşmasını yasakladı ve bir süre sonra da hanımlarından ayrı durmalarını istedi. Bu duruma düşmek onlara oldukça ağır geldi. Toplum içine çıkamaz, insan yüzüne bakamaz oldular. Öyle ki “yer yarılsa da içine girip kaybolsak” diyorlardı. Bu şekilde yemekten içmekten kesilip günlerce gözyaşı dökerek Allah’a yalvardılar. Nihayet elli gün süren boykottan sonra nâzil olan âyetlerde onların bu süreçteki ruh halleri tasvir edilerek Allah’ın kendilerini bağışlayıp tevbelerini kabul ettiği bildirildi (et-Tevbe 9/118). Bu ilahî af başta bu üç sahabî olmak üzere Hz. Peygamber’i ve diğer müslümanları çok sevindirdi. Ka‘b b. Mâlik tevbesinin kabul edilmesi üzerine bütün mal varlığını fakirlere bağışlamak istedi; ancak Resûlullah malının bir kısmını elinde tutmasının daha hayırlı olacağını söyledi. O da Hayber’deki arazisini kendine ayırıp diğerlerini dağıttı.
Hz. Peygamber’in Tebûk dönüşü yaptığı faaliyetlerden biri münafıkların müslümanlara karşı bir komplo merkezi olarak inşâ ettikleri ve Mescid-i Dırar adıyla meşhur olan binayı yıktırmasıdır. Tebûk seferinin son hazırlıklarıyla meşgul olduğu sırada münafıklardan bir gurup Hz. Peygamber’e gelip yağmurlu ve soğuk gecelerde yaşlı, hasta ve özürlü olanların namaz kılması için bir mescid inşa ettiklerini söylediler ve kendilerine namaz kıldırarak burayı ibadete açmasını istediler. Hz. Peygamber sefere çıkmakta olduğunu belirtip dönüşte namaz kıldırabileceğini ifade etti. Tebûk seferi dönüşü Resûlullah ordusuyla Zûevan’da konakladığında bazı münafıklar gelerek onu mescidlerine götürüp namaz kıldırmak istediler. Bu sırada bu sözde mescid ve onu yapanların niyetleri hakkında âyetler nâzil oldu (et-Tevbe 9/107-110). Bu âyetlerde mescidi inşa edenlerin yalancı oldukları beyan edilip niyetlerinin mü’minlere zarar vermek, hakkı inkar etmek ve mü’minlerin arasını ayırmak olduğu vurgulanıyordu. Ayrıca burası Mescid-i Dırâr (zarar, tefrika ve nifak mescidi) diye tavsıf edilerek Hz. Peygamber’e burada asla namaza durmaması, buna karşılık takvâ üzerine kurulmuş mescidde (Mescid-i Kubâ veya Mescid-i Nebevî) namaz kılmasının daha uygun olacağı bildiriliyordu. Böylece burasının mescid adı altında müslümanlara karşı inşa edilmiş bir komplo ve fesat yuvası olduğu ortaya çıkınca Hz. Peygamber iki sahabîyi görevlendirerek bu binayı yıktırdı.

Hendek Gazvesi


Hendek Gazvesi

Kureyşliler’in Medine’ye karşı son saldırı hareketi olan Hendek Gazvesi, düşmanın hücumundan korunmak için Medine’nin etrafına hendek kazılması sebebiyle bu adla anılmıştır. Bu gazveye, düşman güçleri Kureyş’ten başka Gatafan, Fezâre, Süleym, Kinâne ve Sakîf gibi çeşitli Arap kabileleri ile Medine’den çıkarılan Benî Nadîr ve o sırada Medine’de kalan Benî Kurayza yahudilerinin ittifakıyla oluştuğu için “Ahzâb” (“gruplar, zümreler”) Gazvesi de denilmiştir. Hem siyasî hem de strateji ve taktik bakımından diğer savaşlardan farklılık arzeden bu gazve tek veya belli bir düşmana karşı değil o gün itibariyle Arap yarımadasında bulunan bütün düşman guruplarına karşı yapılan bir savunma savaşı olmuştur. Bu savaş müslümanlara düşmanlık eden ve onlara karşı tek başına başarılı olamayacaklarını anlayan Yahudiler ile Kureyş ve diğer Arap kabilelerini bir araya getirmiş olması bakımından da önemlidir.
Daha önce Medine’den çıkarıldıktan sonra Hayber’e yerleşen Benî Nadîr’in Huyey b. Ahtab ve Sellâm b. Ebü’l-Hukayk gibi ileri gelenleri Mekke’ye giderek Kureyş liderleriyle görüştüler ve onları müslümanlar aleyhine kışkırttılar. Buna hazır olan Mekkeliler kendi müttefikleri olan çevredeki kabilelerin de katılımıyla büyük bir ordu oluşturdular. Durumdan haberdar olan Resûlullah ashabıyla yaptığı istişare sonucunda Selmân i Fârisî’nin tavsiyesine uyarak Medine’nin, süvari birliklerinin hücumuna açık bulunan kuzey kısmında hendek kazılmasına karar verdi. Hz. Peygamber’in de bizzat çalıştığı ve müslümanların özverili gayretleriyle birkaç hafta içinde tamamlanan hendek, Muhammed Hamidullah’ın tespitlerine göre yaklaşık 5,5 km. uzunluğunda olup genişliği 9 m., derinliği ise 4,5 m. kadardı.
Hendek kazımı sona erdiği sırada genel kumandanlığını Ebû Süfyân b. Harb’ın yaptığı, sayıları 10.000’e (veya 12.000) ulaşan düşman kuvvetleri Medine’ye ulaştı ve karargâhını şehrin kuzeyinde Uhud savaşının yapıldığı alanda kurdu. Müşriklerin sancağını Benî Abdüddâr’dan Osman b. Talha taşıyordu. Müslüman askerlerin sayısı ise 3.000 kadardı ve muhacirlerin sancaktarı Zeyd b. Hârise, ensârınki ise Sa‘d b. Ubâde idi. Düşman askerinin sayıca üstünlüğünü göz önüne alan Hz. Peygamber, kan dökülmesini de istemediği için bir meydan savaşı yapılmasını doğru bulmadı. Kadın ve çocukların kale ve hisarlara yerleştirilmesini emretti, ordunun arkası dağa, ön tarafı da hendeğe bakacak şekilde Sel’ dağının eteklerine karargâhını kurdu. Hendeğin derin olmayan zayıf noktaları ile bazı geçiş yerlerine nöbetçiler yerleştirdi. Onun Kureyş’e karşı uyguladığı strateji, müslümanların gücünü göstermek, ticaret yolu dolayısıyla onların kendisine muhtaç olduklarını hissettirmek, İslâm dininin ve Medine’deki yeni oluşumun varlığını kendilerine benimsetmekti.
Medine çevresine gelen Kureyşliler bir savunma aracı olarak Arabistan’da bilinmeyen hendekle karşılaşınca şaşırıp kaldılar. Kuşatma sırasında hendeğin her iki yanında bulunan taraflar birbirlerine ok ve taş yağdırmaktaydı. İslâm ordusu, bir yandan düşmanların başka noktalardan şehre sızmasına engel olmaya, bir yandan da onları hendek boyunca etkisiz hale getirmeye çalışıyordu. Müşrikler aralarında nöbetleşe hücuma geçiyorlar, bu birliklere Ebû Süfyân, Hübeyre b. Ebû Vehb, İkrime b. Ebû Cehil, Hz. Ömer’in kardeşi Dırâr b. Hattâb, Hâlid b. Velîd ve Amr b. Âs gibi ünlü savaşçılar kumanda ediyordu. Bir gün Hz. Peygamber’in çadırı müşrikler tarafından yoğun biçimde ok yağmuruna tutulmuş, ancak ashâbın ok ve taşlarla karşılık vermesi üzerine saldırı başarısızlıkla sonuçlanmıştır.
Bir ara Kureyş süvarilerinden birkaçı hendeğin dar bir yerinden İslâm ordusunun bulunduğu tarafa geçtiler. Bunlardan biri Araplar arasında cesaret ve kahramanlığıyla bilinen Amr b. Abdüved idi. Amr b. Abdüved mübâreze (teke tek mücadele) için bir savaşçı istedi. Karşısına henüz genç yaşta bulunan Hz. Ali çıktı. Resûl-i Ekrem Ali’ye kılıcını verdi ve sarığını sardı. Amr, başlangıçta küçümsediği Hz. Ali tarafından bir kılıç darbesiyle yere serildi. Onunla birlikte hendeği geçenlerden Nevfel b. Abdullah hendeğe düşerek öldü; diğerleri de geri çekilmek zorunda kaldılar.
Yirmi gün kadar süren kuşatma sırasında bazı küçük çatışmalar olduysa da müttefik güçler bir sonuç alamadı. Müşrikler kısa sürecek bir savaş için hazırlık yapmış olduğundan hem savaşçıların hem de binek hayvanlarının yiyecek kaynakları tükenmişti. Bu arada Hayber yahudilerinin gönderdiği yirmi deve yükü yiyecek maddesi ve hayvan yemi müslümanların eline geçti. Ayrıca hava iyice soğuduğundan Mekkeliler zor durumda kalmış, şiddetli bir fırtınada çadırları alt üst olunca paniğe kapılmışlardı. O sıralarda şevval ayının sonuna gelinmişti; haram aylardan zilkade girmek üzereydi ve hac mevsimi başlayacaktı. Bütün bu şartlar altında Ebû Süfyân sonuç alınamayacağını anlayıp Mekke’ye dönmek üzere kuşatmayı kaldırdı (Zilkade 5/Nisan 627).
İslâm tarihinde bir dönüm noktası olan Hendek Gazvesi’nde altı müslüman şehid oldu; buna karşılık sekiz düşman askeri öldürüldü. Müslümanlar Hendek Gazvesi’nde büyük sıkıntılara mâruz kalmış, kalabalık düşman ordusu karşısında endişeye kapılmışlardı. Hiç bir olayda namazını geçirmeyen Hz. Peygamber’in kuşatma sırasında bir gün öğle, ikindi, akşam ve yatsı namazlarını geceleyin topluca kılmak zorunda kalması onun ve ashabının ne kadar zor şartlar altında mücadele verdiklerini açıkça göstermektedir. Bu savaşa adını veren Ahzâb sûresinde müslümanların müttefik ordular karşısında kapıldıkları korkudan bahsedilerek bunun bir iman sınavı olduğu belirtilmiş, Allah’ın müslümanları görünmeyen ordularla desteklediği ifade edilmiştir (el-Ahzâb 33/9-12, 25).
Hendek Gazvesi ile müşriklerin Hz. Peygamber’i ve müslümanları ortadan kaldırmaya yönelik son teşebbüsleri de başarısızlıkla sonuçlanmış oldu. Düşmanın başarısızlığında Hz. Peygamber’in yahudiler ile onların müttefiği olan Arap kabilelerinin arasını açmak üzere uyguladığı siyaset ve diplomasinin yanında derin bir istihbarat çalışması yapmasının da önemli rolü olmuştur. Hz. Peygamber’in savaş sırasında düşman ittifakını bozmak için başvurduğu tedbirlerden biri Nu‘aym b. Mes‘ûd’la ilgilidir. Benî Eşca‘ kabilesinin reisi olan Nu‘aym yeni müslüman olmuş, ancak bunu henüz kimse duymamıştı. Nu‘aym, Hz. Peygamber’in isteği üzerine ayrı ayrı Benî Kurayza ve Kureyş’e giderek onları birbirleri aleyhine kışkırttı. Böylece düşman saflarında ortaya çıkan ihtilaf Benî Kurayza yahudilerinin saf dışı kalmaları sonucunu doğurdu.
Bu savaştan sonra Hz. Peygamber savaş stratejisini gözden geçirdi. Müslümanlara saldırı hazırlığı içinde olan düşman kuvvetlerine onlardan erken davranıp hücum etmenin önemli olduğu görüldü. Bu doğrultuda Benî Kurayza üzerine sefer düzenlendi.

Beni Mustalik Gazvesi


Benî Mustalik (Müreysî') Gazvesi

Huzâa kabilesinin bir kolu olan Benî Mustalik Mekke-Medine yolu üzerindeki Kudeyd bölgesinde, Mekke ile Medine arasında önemli bir liman şehri olan Râbiğ civarında ve Usfân ile Râhatüferva’da oturuyorlardı. Genel olarak bakıldığında Huzâa kabilesi İslâm’a ve Hz. Peygamber’e karşı müsbet bir tavır takınmış olmakla birlikte Benî Mustalik kolu müslümanların savaş halinde bulunduğu Kureyş’in yanında yer almakta ve fırsat buldukça düşmanca tavırlarını ortaya koymaktaydı. Kureyşlilerin bütün müttefiklerini harekete geçirerek Hendek Gazvesi için hazırlık yaptığı sıralarda Mustalikoğulları reisi Hâris b. Ebû Dırâr kabileye ait Müreysî‘ suyunun başında karargahını kurup çevredeki kabileleri de kışkırtarak Medine’ye saldırmak üzere asker toplamaya başlamıştı. Hz. Peygamber istihbarat için bölgeye Büreyde b. Husayb el-Eslemî’yi gönderdi. Büreyd Mustalikoğullarının hazırlıkları hakkındaki haberin doğru olduğunu gördü ve gerekli bilgileri edinerek geri döndü. Rasûl-i Ekrem, 2 Şâban 5 (27 Aralık 626) tarihinde otuzu süvari olmak üzere 700 kişilik bir orduyla sefere çıktı. Onun büyük bir kuvvetle yaklaştığını öğrenen bazı kabileler düşman saflarından ayrılıp gittiler. İslâm ordusu Müreysî‘ suyunun yanına gelince kabile mensupları müslüman olmaya davet edildi. Onların bu davete ok atmak suretiyle karşılık vermesi üzerine başlayan savaş müslümanların kesin zaferiyle sonuçlandı. Müşriklerden on kişi öldürüldü; geri kalan 600 veya 700 kişi esir alındı. Arasında 2.000 deve ve 5.000 koyunun da bulunduğu bol miktarda ganimet ele geçirildi. Bu sefer esnasında müslümanların, düşman sanılarak yanlışlıkla öldürülen Hişâm b. Subâbe el-Kelbî’den başka kayıpları olmadı. Hz. Peygamber zaferden sonra esir ve ganimetleri müslümanlar arasında paylaştırdı. Önemine binaen Ebû Neml et-Tâî’yi zafer müjdesini vermesi için Medine’ye gönderdi ve kendisi de 1 Ramazan 5 (24 Ocak 627) tarihinde Medine’ye döndü. Meydana geldiği yere nispetle Müreysî Gazvesi olarak da bilinen Benî Mustalik Gazvesi’nin Hendek Gazvesi’den sonra vuku bulmuş olabileceği de ileri sürülmektedir.
Benî Mustalik’tan alınan esirler arasında kabilenin lideri Hâris b. Ebû Dırâr’ın kızı Cüveyriye de bulunmaktaydı. Müslümanlığı kabul etmesi üzerine Hz. Peygamber Cüveyriye’yi âzad etti ve onunla evlendi. Bu evlilik savaşın doğurduğu düşmanlığı hafifletti. Evlilik dolayısıyla Mustalikoğullarının Hz. Peygamber’in hısımları durumuna geldiğini gören müslümanlar kendi paylarına düşen bütün esirleri serbest bıraktılar. Müslümanların bu davranışı karşısında Benî Mustalik kabilesinin hemen tamamı müslüman oldu; kabilenin reisi Hâris b. Ebû Dırâr Hz. Peygamber’in yanına gelerek İslâm’ı kabul etti.
Bu savaşa Abdullah b. Übey b. Selûl gibi çok sayıda münafık da katılmıştı. Sefer dönüşü muhacirler ile ensâr arasında su kuyusu yüzünden başlayan bir gerginlik yaşanmış, münafıkların da devreye girmesiyle fitne büyümeye yüz tutmuştu. Durumu gören Hz. Peygamber, hemen hareket emri vererek orduyu gece gündüz demeden ertesi gün öğle vaktine kadar durmadan yürüyüşe mecbur etmiş, bu kadar uzun ve yorucu bir yolculuktan sonra askerler mola yerine varınca hiçbir söz söylemeye ve sohbet yapmaya imkân elde etmeden yorgunluklarını çıkarmak için uyumuşlardı. Böylece bir gün önce ortaya çıkan gerginlik ortadan kalkmış oldu. Münâfikûn sûresinin bu olaylar üzerine nâzil olduğu rivâyet edilmektedir. Münâfıklar Medine’ye dönüldükten sonra da boş durmamış ve tarihe “İfk Hadisesi” olarak geçen Hz. Âişe’ye iftira olayında fitnenin başını çekmişlerdir.

Beni Nadir Gazvesi


Benî Nadîr Gazvesi

Medine’deki üç yahudi kabilesinden biri olan ve şehirden yarım günlük mesafede müstahkem kalelerde oturan Nadîroğulları büyük hurmalıklara sahip olup özellikle ziraatle meşgul idiler. Yahudi kabîleleri içerisinde Benî Nadîr diğer kabîlelere karşı ayrı bir üstünlük kurmuştu. Bu sebeple öldürme vak‘alarında öldürülen kişi Benî Nadîr’den ise tam diyet, Benî Kurayza’dan ise yarım diyet ödenmekteydi. İki kabîle arasında diyet konusundaki bu dengesizlik daha sonra Benî Kurayza’nın müracaatı üzerine Hz. Peygamber tarafından kaldırılmış ve eşit hale getirilmiştir.
Benî Nadîr Hicretten sonra düzenlenen Medine sözleşmesine Evs kabilesinin müttefiki olarak katılmıştı. Başlangıçta müslümanlara karşı bır tavır içine girmemekle birlikte Bedir Gazvesi’nden sonra ve Benî Kaynukâ’nın şehirden sürülmesiyle açıktan düşmanlık yapmaya başladılar. Özellikle meşhur şairleri Ka‘b. Eşref güçlü şiir kabiliyeti ve etkili hitabetiyle Hz. Peygamber’i ve ashâbını hicvetmekte, ayrıca Mekke’ye kadar giderek Ebû Süfyan ve diğer müşriklerin intikam duygularını harekete geçirip müslümanlara karşı kışkırtmakta, servetini de bu uğurda harcamaktaydı. Onun İslâm aleyhine giderek artan bu açık faaliyet ve hakaretlerinden rahatsız olan Hz. Peygamber bu duruma bir son verilmesini ve kendisinin eziyetten kurtarılmasını istedi. Bunun üzerine Muhammed b. Mesleme ile birkaç arkadaşının yaptıkları bir planla müslümanların kutsal değerlerine açıkça hakaret etmekten çekinmeyen Ka‘b b. Eşref öldürüldü (Rebîülevvel 3/Eylül 624). Benî Nadir yahudileri Uhud Savaşı esnasında da müşriklerin karargâhına gidip onları müslümanlara karşı tahrik ettiler. Bunun yanında zaman zaman müslümanlarla çatışmak istemiş ve Hz. Peygamber’e suikast teşebbüslerinde bulunmuşlardı. Hz. Peygamber kendilerini uyarıp antlaşmaya riayet etmelerini istemişse de olumlu sonuç alamamıştı.
Bi’rimaûne Faciasından sağ kurtulan Amr b. Ümeyye ed-Damrî Medine’ye dönerken yolda Benî Âmir b. Sa‘saa kabilesinden iki kişiyi şehid arkadaşlarının intikamını almak için gece uyurlarken öldürmüştü. Ancak Amr bu iki kişinin müslüman olup Hz. Peygamber’den eman aldıklarını bilmiyordu. Hz. Peygamber himayesine aldığı insanların öldürülmesine son derece üzüldü ve Amr’ın yanlışlıkla katlettiği iki kişinin diyetini ödeyeceğini bildirdi. Resûl-i Ekrem Medine sözleşmesi gereği Benî Nadîr’den de diyete ortak olmalarını istemek üzere Hz. Ebû Bekir, Ömer ve Ali ile birlikte yanlarına gitti. Nadîroğulları kendilerini iyi karşılamakla birlikte oturdukları yerin damından taş yuvarlamak suretiyle onları öldürmeye teşebbüs ettiler. Durumu farkeden Hz. Peygamber beraberindekilerle birlikte oradan ayrılarak şehre döndü. Benî Nadir yahudilerinin Kureyş’ten aldıkları teklif üzerine Hz. Peygambere başka suikast planları yaptıkları da nakledilmektedir. Benî Nadîr’in bu teşebbüsleriyle Medine antlaşmasını bozmuş olmaları neticesinde Hz. Peygamber haber göndererek on gün içinde şehri terk etmelerini istedi. Nadîroğulları Medine’yi terk etmek üzere hazırlıklara başlamışken Abdullah b. Übey kendilerine yardımcı olacağını söyleyerek onları vazgeçirdi. Bunun üzerine Resûlullah onları muhasara ederek antlaşmaya davet etti (Rebîülevvel 4/Ağustos 625). Önceleri direnmeye karar veren yahudiler on beş gün süren kuşatmadan sonra götürebilecekleri mallarıyla birlikte kadın ve çocuklarını da yanlarına alarak 600 deve yükü ile kafile halinde Medine’yi terketmeye razı oldular. Bir kısmı Hayber’e bir kısmı da Suriye’ye gidip Ezriât’a yerleşti.

Uhud Gazvesi


Uhud Gazvesi

Bedir’de ağır bir yenilgiye uğrayan Kureyşliler müslümanlardan intikam almak için reisleri Ebû Süfyân’a savaş hazırlıklarına hemen başlaması hususunda baskı yapıyorlardı. Bedir Gazvesi’ne sebep olan kervanın malları Dârünnedve’de muhafaza ediliyordu ve müslümanlara karşı kullanılmak üzere Ebû Süfyân’ın emrine verilmişti. İntikam hisleri yanında, müslümanların Suriye-Mısır ticaret yolunu kesmeleri ve kervanlarına baskınlar düzenlemeleri de onları endişeye sevkediyordu. Kureyşliler, çevredeki dost ve akraba kabilelerden de yardım alarak topladıkları 3.000 kişilik bir orduyla Bedir Gazvesi’nden bir yıl sonra Medine’ye doğru yürüdüler.
Bedir’de ağır bir yenilgiye uğrayan Kureyşliler müslümanlardan intikam almak için reisleri Ebû Süfyân’a savaş hazırlıklarına hemen başlaması hususunda baskı yapıyorlardı. Bedir Gazvesi’ne sebep olan kervanın malları Dârünnedve’de muhafaza ediliyordu ve müslümanlara karşı kullanılmak üzere Ebû Süfyân’ın emrine verilmişti. İntikam hisleri yanında, müslümanların Suriye-Mısır ticaret yolunu kesmeleri ve kervanlarına baskınlar düzenlemeleri de onları endişeye sevkediyordu. Kureyşliler, çevredeki dost ve akraba kabilelerden de yardım alarak topladıkları 3.000 kişilik bir orduyla Bedir Gazvesi’nden bir yıl sonra Medine’ye doğru yürüdüler. Resûl-i Ekrem, Câhiliye döneminin kin ve nefret duygularıyla Bedir’in intikamını almak isteyen Kureyş ile Medine dışında savaşmak istemiyordu. Ancak Bedir Gazvesi’ne katılmamış bazı gençler ile düşman ordusunun ekili arazi ve bahçelerini tahrip etmesine kızan ensardan bazılarının ısrarı üzerine 1.000 kişilik orduyla şehre 5,5 km. uzaklıktaki Uhud’a gitmeye karar verdi. Yolda, münafıkların reisi Abdullah b. Übey b. Selûl 300 kadar adamıyla ordudan ayrılıp şehre geri döndü. Yanında kalan 700 sahâbîsiyle Uhud dağı eteklerine gelen Resûlullah, müslümanların en büyük sancağını Mus‘ab b. Umeyr’e, Evs’in sancağını Üseyd b. Hudayr’a, Hazrec kabilesinin sancağını Sa‘d b. Hubâb’a teslim etti. Arka tarafı emniyete almak için Ayneyn tepesine Abdullah b. Cübeyr komutasında elli okçu yerleştirdi ve onlara, savaşın seyrine bakmaksızın kendisinden bir emir gelmedikçe yerlerinden ayrılmamalarını emretti. İki ordu 7 Şevval 3 (23 Mart 625 ) Cumartesi günü karşılaştı ve müslümanlar başlangıçta Kureyşlileri püskürtüp geri çekilmeye mecbur bıraktılar. Düşmanın bozulup kaçmaya başladığını gören okçular, kumandanları Abdullah b. Cübeyr’in bütün ısrarlarına rağmen yerlerinden ayrılarak ganimet peşine düştüler. Ayneyn tepesinin stratejik önemini tıpkı Resûlullah gibi takdir eden Kureyş ordusunun süvari birliği komutanı Hâlid b. Velîd, müslüman okçuların yerlerinden ayrıldığını görünce, savaşın kaderini değiştirecek bir hamle ile yerinde kalan birkaç okçuyu şehid ederek İslâm ordusuna arkadan saldırdı. Bu hamlenin ardından savaşın seyri bir anda değişti ve başta Hz. Peygamber’in amcası Hz. Hamza olmak üzere yetmiş müslüman şehid oldu. Şehidler arasında Abdullah b. Cahş, Mus‘ab b. Umeyr ve Abdullah b. Cübeyr de vardı. Resûlullah miğferinin halkaları iki şakağına battığı için yüzünden yaralandı, alt dudağı kanadı ve dişi kırıldı. Ayrıca Resûlullah’ın öldürüldüğüne dair yayılan yalan haberin etkisiyle çatışmalar yavaşladı. Müslümanlar Uhud dağının eteklerine çekilerek Hz. Peygamber’in; müşrikler ise Ebû Süfyân’ın etrafında toplandılar; iki ordu birbirinden ayrıldı ve savaş sona erdi.
Savaşta 37 veya 22-23 kişi kayıp verdikleri rivâyet edilen Kureyşliler Bedir’in intikamını aldıklarını hissettiler; Rasûlullah’ı öldürememişlerdi ama onun amcası Hz. Hamza’yı şehid etmişlerdi. Ebû Süfyân’ın karısı Hind bint Utbe, Bedir’de öldürülen babası Utbe, kardeşi Velîd ve amcası Şeybe’nin intikamını almak üzere Hz. Hamza’nın ciğerini alıp çiğnemiş ve onu attığı mızrakla şehid eden Vahşî b. Harb’e vaad ettiği ödülü vermiştir.
Uhud’da şehitlerin cesetlerinin müşrikler tarafından parçalanması, kulak ve burun gibi uzuvlarının kesilmesi (müsle) müslümanları büyük acıya boğmuş, bazı müslümanlar da buna karşılık olmak üzere müşrik cesetlerine aynı muameleyi yapmak istemişlerdi. Fakat bu konuda nâzil olan Nahl sûresinin 126. âyeti ve Hz. Peygamber’in uyarısı üzerine bu düşüncelerinden vazgeçtiler.
Hz. Peygamber Uhud şehitlerini ve Uhud’da yaşananları hayatı boyunca unutmamış, Uhud şehitlerini her yıl ziyaret etmiş, ömrünün son günlerinde de bu ziyaretini tekrarlamıştır. Uhud Gazvesi daha sonraki dönemlerde de müslümanlar tarafından gerekli derslerin çıkarılması açısından ibretle yâd edilegelmiştir.
Uhud savaşına on civarında kadın sahabî katılmış ve askerlere su dağıtımı, yaralıların tedavisi gibi hizmetlerde bulunmuşlardır. Hz. Peygamberin azatlısı Ümmü Eymen, Ümmü Umâre, Hz. Fâtıma, Hz. Âişe ve Ümmü Süleym bunlar arasındadır. Özellikle Ümmü Umâre müslümanların zor durumda kaldıkları sırada Hz. Peygamber’in etrafında düşmanla yalınkılıç vuruşmuş, Hz. Fâtıma da yaralandığı sırada Hz. Peygamber’i tedavi etmiştir.
Uhud Gazvesi’yle ilgili olarak şu hususu belirtmek gerekir ki, şayet müslümanlar, tıpkı Bedir’deki gibi Uhud’da da Kureyşliler’e büyük bir darbe indirmiş olsalardı, Resûlullah’ın esas hedefine ulaşması, Kureyş’i İslâm’a kazandırması belki de çok zorlaşacak, Câhiliye zihniyetinin beslediği kin ve intikam duyguları daha canlı bir şekilde bu kabilede yaşamaya devam edecek, meselâ Hudeybiye Antlaşması’nın sağladığı imkânlar gerçekleşmemiş olacaktı. (Uhud Gazvesi’yle ilgili olarak bazı âyetler nâzil olmuştur bk. Âl-i İmrân 3/120 vd., bilhassa 139-142, 156, 165).

Beni Kaynuka' Gazvesi


Benî Kaynuka' Gazvesi

Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği sırada şehrin yarıya yakın nüfusunu Benî Kaynuka‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza kabilelerine mensup yahudiler teşkil ediyordu.
Hz. Peygamber Medine’ye hicret ettiği sırada şehrin yarıya yakın nüfusunu Benî Kaynuka‘, Benî Nadîr ve Benî Kurayza kabilelerine mensup yahudiler teşkil ediyordu.
Yahudiler’in Arabistan yarımadasına veya daha özelde Medîne’ye ne zamandan itibaren yerleşmeye başladıkları konusunda kesin bilgi yoktur. Arap yarımadasındaki yahudilerin dışarıdan gelmiş olmayıp Yahudiliği kabul etmiş Araplar olduklarına dair görüşler de bulunmaktadır. Bununla birlikte genellikle yarımadaya dışarıdan geldikleri kabul edilmekte ancak ne zaman geldikleri konusunda farklı fikirler ileri sürülmektedir. Bazı rivâyetlere göre Babil kralı Buhtunnasr (m.ö. 605-562) tarafından Kudüs’ün işgal edilmesi ve Süleyman mabedinin yıkılmasından sonra (m.ö. 586) veya daha sonraki çeşitli saldırılarda Filistin’den çıkarılan Yahudiler Arabistan yarımadasının Hicâz, Vâdi’l-kurâ, Hayber, Teymâ, Yesrib ve Eyle gibi çeşitli bölgelerine dağılmışlardı. Bunlardan Yesrib’e gelenler başlangıçta şehrin kenar kısımlarına yerleşmişler, zamanla güçlenerek burada oturan Amâlika ve Cürhümlüler’i dışarı çıkarmışlar ve böylece şehrin hâkimiyetini ellerine geçirmişlerdir.
Milâdî II. Yüzyılda Yemen’de Seylü’l-‘arim denilen sel felaketinin yaşanması üzerine bölgeyi terkeden Kahtânîler’in Ezd koluna mensup Hârise b. Sa‘lebe b. Amr Muzaykıya, kabilesiyle birlikte Yesrib’in çevresine yerleşmiş ve onun soyundan gelen Evs ve Hazrec kabileleri zamanla Yahudilere karşı üstünlük sağlayarak şehre hâkim olmuşlardı. Evs ve Hazrec’e karşı üstünlüklerini kaybeden Yahudiler, bu iki kabile arasında çıkan anlaşmazlıklarda bazısı Evs’ın bazısı da Hazrec’in yanında yer alarak varlıklarını sürdürmüşlerdir. Meselâ hicretten beş yıl önce (m. 617) meydana gelen Buâs harbinde (Yevmü Buâs) Benû Kurayza ve Benû Nadir yahudileri Evs’lilerle, Benû Kaynukâ da Hazrec’lilerle ittifak kurmuş ve savaş Hazreclilerin mağlubiyetiyle sonuçlanmıştır. Öte yandan Benî Kaynukâ ile diğer Yahudi kabileleri arasında çeşitli anlaşmazlıklar ve çatışmalar da yaşanmaktaydı.
Siyasî alandaki durumun tersine Yahudi kabileleri ekonomik alanda Araplardan daha fazla söz sahibi idiler. Ziraat, ticaret, demircilik, silah yapımı, kumaş dokumacılığı ve kuyumculuk gibi meslekler Yahudilerin elinde idi. Benî Kaynukâ kuyumculuk, Benî Nadîr ziraat, Benî Kurayza da dericilik alanında meşhurdu. Yahudiler panayırlara katılarak zengin olmuşlar, faizle verdikleri borçlarını tahsil edemedikleri durumlarda borçlunun mülk ve arazilerine el koymuşlar ve bu sayede refah içinde yaşamaya başlamışlardı. Ayrıca falcılık ve kehânetle meşgul olup para kazananlar da vardı. Yahudiler Medine’de dinî eğitim ve öğretim yeri olan Beytülmidrâs’a da sahip idiler. Hz. Peygamber’in ve bazı sahabîlerin İslâm’ı tebliğ vs. sebeplerle buraya gittikleri bilinmektedir.
Medîne’nin güneybatı tarafında oturan Benî Kaynukâ Medîne’de çok sayıda bulunan ve utum adı verilen kalelerde yaşamaktaydı. Benî Kaynukâ Medîne’deki yahudi kabîleleri içerisinde cesaret ve savaşçılığıyla meşhur olup geçimini ticaretle, silah imalatı ve özellikle kuyumculukla sağlamakta idiler. Bu sebeple tarım arazileri yoktu. Medîne’de Sûk-u Benî Kaynukâ adı verilen çarşıları bulunmakta, hem yahudiler hem müslümanlar bu çarşıdan alışveriş yapmakta idiler. Bu tür faaliyetleri sebebiyle Benî Kaynukâ diğer yahudi kabîlelerine nazaran daha zengin idi.
Hz. Peygamber’in Medîne’ye hicretten sonra buradaki Arap ve Yahudi kabîleleriyle yaptığı, Medîne vesîkası/sözleşmesi denilen antlaşmaya Benî Kaynukâ yahudileri Hazrec kabîlesinin müttefiki olarak katılmışlardı. Bu antlaşmada Medîne’ye herhangi bir saldırı söz konusu olduğunda Yahudîler’in de savunmaya birlikte katılmaları, taraflardan birine yapılacak saldırının diğerine de yapılmış sayılarak ortak karşılık verilmesi, ayrıca Yahudiler’in Kureyş’le ve müslümanların diğer düşmanlarıyla herhangi bir ittifak içerisinde yer almamaları öngörülmüştü.
Hz. Peygamber’in Medine’de yahudilere karşı takındığı tavır bazı olumlu sonuçlar vermiş, Benî Kaynukâ’ya mensup âlim şahsiyetlerden Abdullah b. Selâm ailesiyle birlikte müslüman olmuştur. Ancak Yahudiler, genel olarak yakın zamanda gelecek peygambere tâbi olacaklarını ve düşmanlarına üstünlük sağlayacaklarını söyleyerek Evs ve Hazrec mensuplarını tehdit ettikleri halde bekledikleri peygamber yahudilerden gelmediği için Resûl i Ekrem’in risâletini benimsemediler. Ayrıca müslümanları dinlerinden döndürmek için çeşitli faaliyetlere girişiyor, zaman zaman Kur’ân-ı Kerîm ve Hz. Peygamber’le alay ediyorlardı. Evs ve Hazrec kabileleri arasındaki eski düşmanlıkları hatırlatarak fitne uyandırmaya çalışıyor ve münafıklara cesaret veriyorlardı. Bir kısmı da İslâmiyet’e girdiklerini söyleyip münafıklar arasına katıldılar. Müslümanların Bedir Gazvesi’nde sayıca az olmalarına rağmen Mekke müşrikleri karşısında başarı elde etmeleri Yahudileri rahatsız etti. Onlar çeşitli davranışlarıyla bu memnuniyetsizliklerini açığa vurdular ve taşkınlık yapmaya başladılar. Bunun üzerine Hz. Peygamber bir gün Benî Kaynukâ çarşısında Yahudiler’i toplayarak onlara kendisinin beklenen hak peygamber olduğunu belirtti ve Kureyş'in başına gelenlerden de ders alarak müslüman olmalarını istedi. Buna karşılık Yahudiler Hz. Peygamber’e harp sanatından anlamayan Kureyş’e karşı kazandığı zaferden dolayı kendisini aldatmamasını, kendileriyle harbe girmesi halinde savaşın ne olduğunu ve kendilerinin ne kadar savaşçı olduklarını göreceğini ifade etmek suretiyle küstahça bir cevap verdiler. Kısa bir süre önce meydana gelen Bedir Gazvesi’ne dikkat çekilmek suretiyle inkâr edenlerin Allah’ın yardımıyla yakın bir zaman içerisinde mağlup edileceklerini belirten âyetlerin (Âl-i İmrân 3/12-13) Benî Kaynukâ’nın bu cevabına karşılık nâzil olduğu rivâyet edilmektedir.
Bu gerginlik devam ederken Benî Kaynukâ çarşısında yaşanan bir olay bardağı taşıran son damla oldu. Alışveriş için Benî Kaynukâ çarşısına giden ensârdan bir müslümanın hanımı uğradığı kuyumcu dükkanında orada bulunan Yahudilerin tacizine maruz kaldı. Kadının etraftan yardım istemesi üzerine müslümanlardan biri yardıma koştu ve kendisini tutamayarak Benî Kaynukâ’lı yahudi kuyumcuyu öldürdü. Kendisi de orada bulunan Yahudiler tarafından öldürüldü. Aynı zamanda daha önce yapılmış olan anlaşmanın artık bir öneminin kalmadığını ve bozulduğunu gösteren bu durum Hz. Peygamber’le birlikte müslümanlara çok ağır geldi. Hz. Peygamber yahudi kabîleler içerisinde ahdini bozan ilk kabîle olan Benî Kaynukâ’nın her an bir ihanet içerisinde bulunabileceğinden endişe etmeye başladı. Bunun üzerine Hz. Peygamber’in, herhangi bir topluluğun anlaşmaya hiyanet edeceğinden korkması halinde, aynı şekilde karşılık vererek anlaşmayı bozabileceğini belirten âyet nâzil oldu (el-Enfâl 8/58).
Hz. Peygamber hicretten 20 ay sonra Şevval ayının ortasından itibaren kendi yerine Ebû Lübâbe b. Abdülmünzir el-Ensârî’yi Medîne’de vekil bırakarak Benî Kaynukâ’nın bulunduğu mahalleyi kuşattı. Kendisi Zâtü’l-fudûl adı verilen zırhını giymiş, beyaz sancağı amcası Hamza b. Abdülmuttalib’e vermişti. Zilkade ayının başına kadar on beş gün devam eden kuşatma sırasında herhangi bir çatışma veya ok atma yaşanmamakla birlikte dışarı ile bağlantıları tamamen kesilerek kalelerinde mahsur kalan Benî Kaynukâ yahudileri teslim olmaya mecbur kaldılar ve serbest bırakılmaları isteğine olumsuz cevap veren Hz. Peygamber’in vereceği hükme razı oldular (Zilkâde 2/Nisan 624). Hz. Peygamber’in, esirlerden sayılarının 700 civarında olduğu nakledilen savaşçı erkeklerin öldürülmesine karar vermesi üzerine Hazrec kabîlesi reisi Abdullah b. Übey b. Selûl, Benî Kaynukâ’lıların Hazrec kabilesinin müttefiki olduklarını, kendisine geçmişte özellikle Buâs harbinde çok yararları dokunduğunu belirtti ve affedilmelerini istedi. Abdullah b. Übey’in münafıkların başı olduğunu bilmesine rağmen Rasûlullah onun kendisini rahatsız eden ısrarlı yalvarmaları karşısında öldürme kararından vazgeçti ve malları müslümanlara kalmak üzere Benî Kaynukâ yahudilerinin hepsinin Medîne’den sürgün edilmelerini emretti. Benî Kaynukâ’ya Medîne’den ayrılmaları için üç gün süre tanıyan Hz. Peygamber onların mallarını teslim almak için Muhammed b. Mesleme’yi, Medîne’den uzaklaşıncaya kadar kontrol edip düzen sağlamakla da Ubâde b. Sâmit’i görevlendirdi. Bu arada Benî Kaynukâ’nın isteği üzerine alacaklarını tahsil etmelerine müsaade edildi. Hz. Peygamber Benî Kaynukâ’ya her zaman için çeşitli işlerini görmek amacıyla Medîne’ye gelip üç gün kalabileceklerini de belirtti. Benî Kaynukâ yahudileri çok sayıda silah, silah yapımında ve kuyumculukta kullanılan malzeme bırakarak Ubâde b. Sâmit’in gözetiminde Medîne’den ayrıldılar. Vâdi’l-kurâ’da bir ay kadar kaldıktan sonra da Suriye taraflarına gidip Ezriât’a yerleştiler.
Hz. Peygamber Benî Kaynukâ’dan ele geçirilen ganimetlerden üç adet kılıç, üç mızrak, iki zırh ve iki yay ile ganimetin beşte birini (humus) aldıktan sonra kalan beşte dörtlük kısmını müslümanlar arasında paylaştırdı. Ayrıca Muhammed b. Mesleme ve Sa‘d b. Muâz’a da birer zırh hediye etti. İslâm tarihinde humusun ilk defa ne zaman uygulandığı tartışılırken bu uygulamanın ilk defa Benî Kaynukâ gazvesinde ele geçirilen ganîmetlerin taksiminde yapıldığına dair görüşler bulunmakta, ancak daha önce gerçekleşen Abdullah b. Cahş seriyyesi ve Bedir Gazvesi ganimetlerinin taksimi ile ilgili rivâyetler de dikkate alınarak daha öncekilerde mevcut gelenek doğrultusunda humus uygulandığı, ilgili âyetin (el-Enfâl 8/41) nüzûlünden sonraki ilk humus uygulamasının ise Benî Kaynukâ’da olduğu belirtilmektedir.